• Bitonbilgi

  • a

  • çok üzgün…

    /
  • Arsiv

  • Günün popülerleri

Sonsuz İlerleme Sağlandığında

Arama no: 332234-6

Belge Türü: Haber-yorum

Yayın adı: SINIRSIZ VE ANLAMLI BİLGİ, Türü: Haftalık-Analiz

Sayı 5102, 12-18 Temmuz 2176

İSİM’de Neler Oluyor?

Farit Benyamin

Dünyanın en önemli bilim ve strateji merkezi olarak kabul edilen İSİM (Insanlığın Sonsuz Ilerleme Merkezi) tarafından son günlerde yapılan açıklamalar ve merkeze yakın çeşitli kaynaklardan elde edilen bilgiler Merkez’de yaşananlar konusunda kafaları karıştırmaya devam ediyor. Geçen Çarşamba günü yapılan ilk açıklamada, çalışanlardan birinin Merkez’e yönelik bir saldırıda bulunduğu ancak başarılı olamadığı, yaralanan ya da ölen kardeşin bulunmadığı, merkezin yapılarında herhangi bir hasarın da meydana gelmediği bildirilmişti. Bu açıklamadan iki gün sonra yayınlanan kısa bir bülten ise bilgelerden birinin bu saldırı sırasında aldığı yaralardan dolayı saldırıdan bir süre sonra öldüğünü, ancak İSİM’in faaliyetlerine bir değişiklik olmadan devam edeceğini insanlığa duyurdu. Saldırıyı kimin yaptığı ya da amacı hakkında bir bilgi verilmiş değil.

Kurulduğundan bu yana hiç bir vandal eyleme sahne olmayan, en karmaşık gelişmelerde dahi açık ve bilgilendirici basın bültenleri yayınlaması ile tanınan İSİM’den gelen bu haberlerin kamuoyunda büyük şaşkınlık yarattığını izliyoruz. Kesin bir yargıya varılması şu an için mümkün olmasa dahi, İSİM’de çalışan ünlü bilgelerin hayat hikayeleri, İSİM’in tarihi ve Merkez’den daha önce yapılan açıklamaların yardımıyla bazı analizlerin yapilabileceği fikrindeyiz.

Bizim için ilginç olan İSİM’den olağandışı bir bilginin elimize ulaşmış olması değildir, zira İSİM’in kuruluşu ve gelişimi de dahil olmak üzere onun hakkında tüm bildiklerimiz her zaman olağandışı oldu. İSİM sayesinde gercekleştirilenler bundan sadece yüz yıl önce dahi inanılması mümkün olmayacak bir hikaye oluşturabilirdi; şaşırtıcı olan ilk kez merkezin amacı dışında bir haberin yayılmış olmasıdır.

Açıldığından beri geçen doksan yıl içerisinde Merkez’in insanlığa yaptığı katkılar elbette ki yadsınamaz. 2028 yılında Büyük Savaş’tan çıkmış, tüm enerji kaynaklarının % 90’ını tarım alanları da dahil harcamış bir toplumdan, bugün ulaşılan eşitlikçi ve optimum refah düzeyindeki  Kardeşlik rejimine geçişte ve bu rejimin sürekli gelişiminde İSİM’in belirleyici bir organ olduğu bir gerçektir. Öte yandan İSİM’in gerçekleştirdiği sayısız bilimsel buluş ve ilerlemeyi bu makalenin kapsamı dışında bırakmak zorundayız, zira sayılamayacak kadar çok, birbirinden değerli ve belki de tam anlamıyla inanılmazdırlar.

2084 yılında genç bir bilim adamı olan Zela Frust tarafından bir fikir olarak ortaya atıldığında, İSİM’ın medeniyetimizin ilerlemesinde bu denli etkili olacağı hiç şüphesiz öngörülmemişti. Yine de yukarıda betimlediğimiz o zamanın koşullarında  bir umut ışığı olarak kurulduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Amacı nörolojik bir test dizisi sonucunda, iki üç yaşlarında dahi oldukları kesin olarak tespit edilen çocukları bir merkezde toplayarak, onların yeteneklerinin en yüksek seviyeye çıkarılması ve en yetkin eserleri vermelerinin sağlanması olan İSİM, o günden bugüne geçen süre içerisinde insanlığın 176 dahisini bünyesine aldı, onlara gelişimleri icin vaad ettiği ortamı sağlamakla kalmadı, zamanla amaçlarında da bazı değişikliklere gitti. Kurucularının dahi öngöremediği en önemli yararı, bu dahilerin kendi ilgi alanları dışına çıkartıldıkları ve birlikte çalıştıkları zaman ortaya çıkan eşi görülmemiş mantık, yaratıcılık ve çözüm bulma yetisinin keşfi oldu. Tarih boyunca hiç bir yönetimin sahip olamadığı bu kaynağın ilerlememizde bir sıçrama yarattığı ve Kardeşlik dışında herhangi bir yönetimin bu olgunlukta bir karar verme mekanizmasını yönetim sistemine tarih boyunca dahil edemediği bugün herkes tarafından kabul edilmektedir.

İSİM’in Kardeşlik üzerindeki etkisinin gereğinden fazla olduğu ve neredeyse tüm kararlarda onlara danışılmasının geçmişteki otoriter yönetim tarzlarını anımsattığı şeklindeki görüşleri radikal bulduğumuzu belirtmek isteriz. Bunun sebebi, sadece yakın geçmişte belirsizlikler içerisinde boğulan insan topluluğunun, İSİM’deki büyük dahilerin neredeyse şaşmaz mantık örgüleri ve sonsuz görünen yaratıcılıklarının kollektif birleşimi sayesinde, tarihin en eşitlikçi, en özgürlükçü ve bireyin kişisel mutluluğunun en fazla sağlandığı günümüz medeniyetine ulaşmış olmasıdır.  Sınırsız ve Anlamlı Bilgi, objektif olmak adına bu gerçeklerin altını çizmeyi tarihi bir sorumluluk olarak addetmektedir.

Geçtiğimiz günlerde gerçekleşen saldırı hakkında gerekli açıklamanın, araştırmaların tamamlanması ile birlikte İSİM tarafından tüm Kardeşliğe açık ve net bir şekilde yapılacağı konusundaki güvenimiz tamdır, İSİM’in bu konuda gizlemek zorunda olacağı bir gerçek olduğu kanaatinde değiliz.

Ancak elbette, Sınırsız ve Anlamlı Bilgi olarak, gelişmeleri dikkatle izleyeceğimizi ve zamanında bilgilendirme görevimizi yerine getireceğimizi bildiririz. Görüşümüz, bu gelişmelerin Kardeşlik düzenine yönelik ciddi bir tehdit oluşturmayacağı ve insanlığın sınır tanımayan ilerlemesine İSİM’in katkılarıyla devam edeceği yönündedir.

Bu durumda okurlarımıza verebileceğimiz en iyi tavsiye, müzitörlerine yeni bir Bach eseri besteletmeleri ve kıyıya vuran dalga seslerinin eşliğinde Bach’ın her gün yeniden canlanan dehasının keyfine vararak hafta tatillerinin keyfine varmaları olacaktır.

*** 

Sabah kalktığımda uzun süredir ilk kez içimde bir heyecan kıpırtısı duydum. Benden daha önce kalkmış olan Alfa’nın yüzünde çoğunlukla olduğu gibi hiç bir duygu emaresi yoktu.

Son hazırlıklarımızı tamamladıktan sonra planımızı uygulamaya koymak için harekete geçtik. Ben Merkez’in içiçe geçmiş elips ve küplerden oluşan ana yapısında bulunan sabah toplantılarının yapıldığı Lini salonuna gittim. Ikimiz de otuz yaşımızdan önce “tarihi derecede önemli bilimsel atılım”ımızı gerçekleştirdiğimizden bu toplantılara ve hemen her gün düzenlenen seminerlere katılmamız beklenmezdi. Buna rağmen, toplantıya katılarak Sorumlu Profesör ve diğer yöneticilere yüzümü göstermiş oldum.

Sonra yine ana binadaki esas çalışma bölümü ile dijital kütüphanenin bulunduğu bölüme geçtim. Beyaz, düzensiz ve hafif pırıltılar saçan küçük dağlar biçimindeki dekorasyonun sanki sisler içinden çıkarmış gibi göründüğü bu binayı hiç sevmezdim nedense, ama bütün işlemciler buradaydı. Tüm yapay zekaları bir süreliğine şaşırtmak için tasarladığım yapay zekayı göze batmayan bir bölmeye yerleştirdim. Ramanujan’ın halen doğrulanamamış iki bin küsur teoreminin matematiksel kanıtlarını çözmek üzere tasarladığım yapay zeka da bu binadaydı (ki kendisi benim tarihi bilimsel atılımımdır), ama nedense onun çalışmalarının sekteye uğrayacak olması beni üzmedi hiç.

Arkadaşım Alfa benden üç yaş büyüktü, o bilimsel atılımını bundan altı sene önce tamamlamıştı. Hayatı boyunca Merkez’den uzakta olduğu tek dönem, Izlanda’nın sular altında kalmamış uzak bir köşesinde çevresinde hiç kimse olmayan bir kulübede tek başına geçirdiği üç yıl olmuştu. Bu inziva döneminde Wittgenstein’ın ölümünden yüz yıl sonra ortaya çıkarılan gerçek Tractatus eserinin bütünü üzerinde çalışmış, dönüşünde sunduğu beş yüz sayfalık notlarını, mantık ile matematik felsefesinin üzerine oturması gereken yeni temelleri belirlediği ve olabildiğince açık olarak anlattığı ilk ve son eseri olarak tanımlamıştı. Bu notlar önde gelen mantık felsefecileri ve matematikçileri tarafından hala inceleniyordu, aşılamayacak bir deha eseri olduğu çoktan kabul görmüştü ama tam olarak çözümlenmesi için daha vakit vardı.

Alfa o zamandan beri felsefe üzerinde hiç çalışmamış, vaktinin çoğunu İSİM’deki evinin bahçesinin bakımı ve Merkez’in  yakınlarında bir ilkokulda öğretmenlik yaparak geçirmişti. Benden başka yakın bir arkadaşı da olmamıştı döndüğünden beri (öncesinde hiç yoktu), istemediği insanlarla konuşmaz, İSİM’de bile pek sevilmezdi. Bu bakımdan karakterlerimizin zıt olduğunu çok rahat söyleyebilirim; ben insanları severim ve aram iyidir genelde onlarla. O ise insanları değil, insanlığı sevdiğini söylerdi. Bunun ne demek olduğunu anlasam bile, yine de anlamsız bulurdum.

Saat ona doğru Alfa ile buluşmak için onun evine giderken, bugüne nasıl geldik diye düşündüm bir an. Her şey, Alfa’nın Merkez’e dönüşünden bir süre sonra, bir gece beraber İSİM adasının kayalıklarında dolaşırken “farklı” bir gerçeklikten bahsetmesiyle başlamıştı. Ikimiz de sosyal ya da toplumsal sorumluluk hisseden kişiler değildik, siyasetle pek aramız yoktu, bu yüzden onun insanlığın genel durumu üzerinde o gece yaptığı değerlendirmeler beni ilk anda şaşırtmıştı. Ona göre, İSİM’in kurulmasından sonra da yaşam koşullarımızda değişen bir şey yoktu, değişen sadece bizim algılama biçimlerimizdi. “Oynanan” tek şey vardı sadece: O da düşünme şeklimiz ve esas olarak tüm bilincimizdi. Söylediğine göre Izlanda’da sadece Wittgenstein’in düşüncelerini ters yüz etmekle uğraşmamıştı, gitmeden önce o konudaki fikirleri kafasında hazırdı zaten. Esas üzerinde düşündüğü konular, temelde kendisini baz alarak bir insanın bilincinin nasıl oluştuğu, kendilik farkındalığının nasıl geliştiği ve yeni fikirleri oluşturabilme yeteneğinin kaynağı gibi sorulardı. Insanlığın özünü, yani bizi “insan” ve “biz” yapanın ne ya da neler olduğunu anlamaya çalışmıştı. En önemlisi insan yaratıcılığının kaynağına inebilmekti ona göre, çünkü yaratıcılık -ister küçük ister büyük- insanın diğer her türlü algı ve düşüncesinin de kaynağı olmalıydı.

Üstelik bu konu üzerinde çalışan tek kişi olduğu fikrinde de değildi, başkalarının da bu konuyu irdelediğinden emindi. Ne dediğinin farkında değildi bence, bu konular açıldığı zaman sanki transa girerdi.

Bunları komik bulduğumu o zaman kendisine söyledim, dalga bile geçtim hatta. Iki sene sonra hepimizin yataklarının aslında beynimizi inceleyen birer tarama cihazı olduğunu söylediğinde ise akıl sağlığından ciddi olarak endişelenmeye başladım. Fikirlerim değişmeye, üç yıl önce kayalıklardaki mağaramızda çalışırken, çok uzun yıllardır kullanılmayan deniz fenerini ziyaret etmeyi teklif etmesiyle başladı. Fenerin küf kokan odasına girdik ve Alfa şaşırtıcı bir şekilde halen çalışan halojen lambasını yaktı. Lamba yandığında, hem onun hem de benim kafamızda beliren derilerimizin  altındaki yeşil parlak vericileri bana gösterdi. Yaptığımız deneylerde, ikimizin de frontal lobunun aktif olduğu aktiviteler sırasında vericilerin çok daha fazla ışık yaydığını fark ettik ve bunların beyinlerimizin aktivitelerini takip etmeye yarayan vericiler olduğundan emin olduk. Alfa’nın frontal lobunun bütün gün boyunca aktif olduğunu önceden de biliyorduk zaten. Onun vücudundakı vericilerin çok daha uzun süreler parlak olması da bunu destekledi. Bu tarihi halojen lamba olmasaydı, belki hiç bir zaman teorimizden bu kadar emin olamazdık.

Ondan sonrası aramızdaki şiddetli tartışmalar ile geçti. Ben bunu etrafa yaymanın gerekliliğini savundum, yönetimin bu konuda mantıklı bir açıklaması olabilirdi. O ise bunun hakikate yaklaşmak için elde ettiğimiz en önemli fırsatın boşa harcanmasından başka bir anlama gelmeyeceğini iddia etti, zaten bizim haberimiz olmadan böyle bir araştırma yapılması da her türlü kardeşlik hakkına aykırı değil miydi? Gördüğüm en büyük dehanın bu tür komplo düşüncelerine nasıl kapıldığını hala anlayamıyordum, o ise mantık işleyişini insanlık tarihine uyguladığında ulaştığı doğal sonucun bu olduğundan zerre kadar şüphe etmiyordu. Ona göre, Rönesans ilerlemesinden, özellikle Newton’ın buluşlarından sonra paniğe kapılan Egemenler (kim olduklarını  söylemiyordu) o zamandan bugüne kadar insanlığın kaderini ellerinde tutmanın yollarını aramışlardı. Uzun süre dini, politik ve ekonomik hegemonyaların insanoğlunun hakikatın özüne inmesini engelleyeceğini ummuşlar ve bunda başarılı olmuşlardı da. Daha sonra ise tüketim ve hep daha zengin olma kültürü ile insanların akıllarını bu özden uzak tuttukları bir dönem gelmişti, daha uzun süre işe yarayacak gibi görünen bu taktik de, kalan fosil atıklarının miktarının yanlış bilindiği ve var olan tüm eski enerji kaynaklarının çabucak biteceği ortaya cıktığında çökmeye başlamıştı. Dünya üzerinde karbon hidrojen bileşiğine çevrilebilecek herhangi bir madde kalmayınca, insanların yeniden özü keşfetmenin önemini farketmeye başlayacağını sezmişler ve belki de son çözüm olarak İSİM’i kurmuşlardı. Her şeyin kaynağı olan insan yaratıcılığını anlamak için bir laboratuvardı bu. Her ne kadar kuşkularım devam etse de, planladığı denemenin yararlı olacağına sonunda beni de ikna etti.

O sabah buluştuktan sonra kayalıklara doğru yol aldık, daha sonra deniz fenerine yöneldik ve fenerin içine kurmuş olduğumuz küçük tesisimize vardık. Planımıza göre deneye önce ben girecektim, sonuçları ise benimle konuşarak ve bilincimin nasıl değiştiğini anlayarak o değerlendirecekti. Eğer bir sorun çıkmazsa bu sefer deneye o girecekti. Onun bilincinde bir değişiklik olmayacağını varsayıyorduk, o kendi mantığı ile gerçeğe yakın bir yerde duruyor olmalıydı zaten.

***

Hatırladığım son şey, yattığım yerde kafamdaki yeşil vericilerin üstüne civa içeren jeli sürdüğü oldu, bu jelin beynimin takibini engelleyeceğini daha önceki deneylerimizden biliyorduk. Bir de son iki yılda geliştirdiğimiz deney cihazının tellerini kafama bağladığında artık korktuğumu hatırlıyorum, o ise sanki bahçesindeki çiçeklerin kuru yapraklarını koparır gibi sakindi.

Dümdüz, yemyeşil, upuzun bitkilerden oluşan ve ucu bucağı görünmeyen bir arazide Alfa ile birlikte yürüyorduk. Kafasını bana doğru çevirip hafifçe gülümsedi. “Şu anda neredeyiz, sen deneye girdin mi?” diye telaşla sordum ona. Eliyle onu takip etmem için bir hareket yaptı sadece, peşinden gittim.

Vardığımız vadinin kıyısında gördüklerimi sözcüklerle anlatmamın mümkün olduğunu sanmıyorum, ama hakikatin orası ya da orada olduğuna yemin edebilirim. Bilincimin ilk kez bu kadar açık olduğunu ve tüm evrenin duyularımın önüne serildiğini tüm benliğimle hissettim. Fiziki olarak olabildiğince vahşi bir doğa idi, ama tanıdığımız ağaç veya bitkilerden oluşan bir doğa değil. Bitkiler tamamen kendilerine özgüydüler, vadiler ve tepeler de öyle, aralarında uçan kuşlar ve diğer yaratıklar da. Ne bir insan yapısı gördüm, ne de başka bir “akıllı” düzenleme. Özgürlüğü olabildiğince tadıyordum, içimden gelen sese uyarak istediklerimi yapabilme yetisini tam olarak duyuyordum, ne istediğimden ise hiç bir kuşkum yoktu. O anda ise tek istediğim sadece bu “öbür” evreni biraz daha anlamaktı.

Alfa’nın “Bizden her zaman sakladıkları buydu işte” diyen sesi beynimde yankılandı. “Şu anda burayı sen başka görüyorsun, ben başka. Çünkü ikimiz de bilincimizin tüm açıklığıyla yarattığı kendi evrenlerimize bakıyoruz. Bir tane evren yok, daha doğrusu her birimiz birer evreniz, o kadar büyüğüz işte. Yaratıcılığımızın kaynağı bu kendi evrenimize her küçük dokunuşumuzda yatıyor; en büyük evren ile aynı özü taşıyan kendi küçük evrenlerimize biraz olsun temas ettiğimizde çakıyor her seferinde  beynimizde kıvılcımlar.”

“Bize bu kadar çok şey vermelerinin ve ilerlediğimizi zannetmemizi düşünmemizi istemelerinin sebebi de bu. Eğer insanlar kendi evrenlerine dönebilselerdi ne onlar kalırdı, ne de insanlara sundukları küçük hapishaneler. Bu bir iktidar savaşı ve onlar bilinçlerimizi ellerinde tutarak insanlığın sonsuzla kucaklaşmasını istemiyorlar.”

“Ben buraya çocukluğumdan beri bir kaç defa geçebilme şansını elde ettim ve fark ettim ki burada olduğum zaman geriye dönmek için inanılmaz bir irade gücü  göstermem gerekiyor, her seferinde bunu insanlık için yaptığıma kendimi ikna ederek güçlükle geri dönebildim. Ve yine fark ettim ki yaşayan tek bir insan bile burasının farkında oldukça, insanoğlunun umudu hiç bir zaman bitmeyecek. Onlar da bunun farkında ve o bir kişinin bile insanlığın tam olarak yenilmesine izin vermeyeceğini biliyorlar, çünkü buradan, kendi iç evreninden alacağı irade ve kararlılık onların tüm gücünden üstün olacak hep. Merkez’de hepimizi bir araya toplamaları da bu yüzdendi işte, burayı keşfetmeye en yakın olanları engellemek içindi.”

“Ve şimdi Gamma, yaşayan ve buradan aynı anda haberdar olan iki kişi olduk ve bu gerekli değil. Ne demek istediğimi anlıyorsun, değil mi?”

Bir yandan Alfa’nin sözlerini içercesine sindirip, diğer yandan önümde açılan sonsuzluğun kapıları arasından sızan ışıkları inceleyebiliyor olmam ne garipti, sanki her yanım yeni algılama yolları, yeni varoluş biçimleriyle dolup taşıyordu. Ben de Alfa’nın sakinliğine uyan bir şekilde cevap verdim:

“Gayet iyi anliyorum Alfa. Ben de geri döneceğim, merak etme. O iradeyi göstereceğim.”

***

Iki gün önce gözlerimi açtığımda deniz fenerinin otuz kırk metre uzağındaki denize bakan uçurumun kenarında yatıyordum, önce fenerin ve biraz uzaktaki mağaramızın alev alev yandığını gördüm, sonra yine dalmışım.

Dün ilk defa tam olarak kendime geldiğimde ise Alfa’nin ayrılmadan önce kendi evine bir bomba yerleştirdiğini ve daha sonra da havaya uçurduğunu söylediler bana,  az önce de denizin açıklarında cesedinin bulunduğu haberi geldi.

Her şey bu kadar çabuk olmasaydı sonsuzluğa kanat açmış sevgili arkadaşıma son bir defa teşekkur etmek ve elveda demek isterdim yine de, bana verdiği bu eşi bulunmaz hediyeden dolayı.

Yorum Yapın